Orta yaşlı yıllarını çoktan geride bırakmış gri saçlı kadın, evden çıkmadan evvel son kez valizini kontrol etti. Üniversite son sınıfta İsmail'le beraber gittikleri (hatrına geldiği gibi gözlerinin dolması bir oldu) yaz tatilinde Marmaris'teyken aldıkları eski bir valizdi. Valizin içinde; gene üniversite yıllarından kalma bir güneş gözlüğü, blucin, gömlek ve başını örtmek için sabah yeni aldığı, yaşlı kadınların tercih edeceği türden bir başörtüsü ve kaska benzer bir cihaz... Cüzdanında geçen hafta eski para koleksiyoncusu bir arkadaşından aldığı, üzerinde “Yeni Türk lirası” ibareli 20'likler, 50'likler, 100'lükler... Kapıyı çarpmadan evvel duvardaki dijital saatin tarih kısmı gözüne çarptı: 14 Nisan 2039.
Bindiği uçan taksiyi Kocatepe Camii hava-parkı üzerinde durdurdu, asansörle avluya indi, kadınlar tuvaleti kısmına doğru yürüdü ve kabinlerden birinin içine girerek üzerini valizdekilerle değiştirdi. Kaskı başına taktı, gözlerini kapattı, çakan ışıklar ve elektrik kıvılcımları sona erdiğinde kabinde yanık kokulu duman buğusundan başka bir şey yoktu...
“Aynı mekanda” ama “farklı zamanda” çişini yapmakta olan şişman başka bir kadın, duyduğu garip uğultunun tuvalet deliğinden geldiği zannıyla deliğe baktı; deprem mi oluyor acaba diye dua okumak istedi ama tuvalette olduğunu hatırlayıp vazgeçti. Kalp atışları hızlanmıştı. Kabinin iki duvarı arasında çakan şimşekvari elektriklerden ödü koparak çarçabuk eteğini kaldırdı ve koşa koşa kaçtı. Birkaç saniye sonra kabinde dumanların arasından başörtülü, güneş gözlüklü, blucinli ve gömlekli kadın gözüktü. Kadın kabinden çıktı, başından çıkardığı kaskı valizine yerleştirdi, aynanın karşısında üstünü başını düzeltti, ayrılırken takvime göz attı: 14 Nisan 2008 yazıyordu.
Meşrutiyet Caddesi'ne doğru çıkan yokuştan aşağı yürürken, etrafındaki insanları süzdü, onlarda garip bir izlenim bırakmadığından emin olmak istiyordu. Fakat blucin giymiş yaşlı bir kadın hangi zamanda olursa olsun dikkati çekerdi. Nihayet cadde üzerindeki Kahve Evi adlı kafeye girdi ve dip köşelerde bir masaya oturdu. Yandaki masada bilgisayarına dalmış, bir kız arkadaşıyla çetleşen gözlüklü genç oğlana saati sordu: 13:35 idi. “Henüz vardiyasının başlamasına 25 dakika var” diye geçirdi içinden.
Dakikalar asır gibiydi, sipariş verdiği çay buz olmuştu, ama umurunda değildi, sürekli kafenin girişindeydi gözü. Arada aklına o kafede “geçmişte” - yoksa “gelecekte” mi? - yaşadığı güzel anıları geldikçe sıcak bir gülümseme yayılıyordu yüzüne – İsmail'le ilk el ele tutuşmaları, yan masadakilerin cık cık cıkları eşliğinde ilk öpüşmeleri-.
Kapı açıldığında çıkan çın çın zil sesiyle anılarının dünyasından gerçeğe uyandı, gelenin İsmail – o zaman 18 yaşlarında bir genç adamdı- olduğunu gördüğünde ise kalbi duracak gibi oldu. O an ayağa kalkmak, boynuna sarılmak, öpmek istemez miydi, isterdi, istiyordu da, ama yapamazdı, yapmamalıydı. Sadece dikkat çekmeden onu usulca süzdü, çalışanlar için ayrılmış odaya girmişti İsmail, üzerinde beyaz bir önlükle çıktı. Kafeyi gözleriyle taradı, onu fark etti, kadın da İsmail'in onu fark ettiğini fark etti, artan heyecanı yüzünden titreyen elleri fincanı masaya döktü. İsmail koşar adımlarla geldi, fincanı ve tabağı alıp masayı temizlerken kadın da onu siyah güneş gözlüklerinin ardından seyrediyordu. İsmail'in bakışlarında tanıdık bir huzur arıyordu, istiyordu ki İsmail onu gördüğünde 30 küsür yıl beraberliklerinden derlenmiş bildik bir söz söylesindi. İmkansızı istediğinin farkındaydı ama kadın, henüz İsmail onu tanımıyordu ki – tanımasına 1 yıl vardı, o günden itibaren tam bir yıl, 14 Nisan 2009, o kafede ilk tanıştıkları günü hatırladı.- Garipti, 30 yıldır tanıdığı, yatağını, kokusunu paylaştığı erkeği o an için aslında hiç tanımadığı bir erkekti. Bu düşünceyle ürperdi, fakat ürpertisinin kadını baskılaması gerekirken dilinden bir “Merhaba” çıkıverdi 30 yıldır tanıdığı “yabancı” genç 18 yaşındaki delikanlıya... Ne dediğini o an fark eden kadın, ani bir hareketle kalktı, cüzdanından çıkardığı bir yüzlüğü masaya bıraktı ve koşarak göz yaşları içinde kaçtı kafeden. Arkasından İsmail'in “Deli mi ne?” sözünü duymaması şüphesiz kadın için iyi olmuştu...
Esrarengiz kadın, bindiği taksinin şoförüne Karşıyaka Mezarlığı'na gitmek istediğini söyledi. Birkaç dakika sonra İsmail'in aile mezarlığı önünde dikiliyordu. Valizini açtı, kaskı aldı ve kafasına taktı. Boşlukta çarpan elektrikler, kıvılcımlar... Dumanlar dağılırken mezarlıktaki ağaçlar daha da büyümüş, otlar uzamış, dallarda pinekleyen baykuşların tüyleri ağarmıştı. Kadının önünde durduğu, yeni beliren mezar taşında akan dijital yazı şöyleydi:
"İsmail Yiğit, doğumu 16 Ağustos 1990, ölümü 13 Nisan 2039, Ruhuna El Fatiha."
Kadının varlığını algılayan dedektörler, mezar taşı ekranını açmıştı, İsmail'in ölmeden önce çektirmiş olduğu videodaki görüntüsü – ama videoshop programının efektleriyle tıpkı 18 yaşındaymış gibiydi- “Merhaba!” diye selamlamıştı kadını...



0 yorum:
Yorum Gönder