11 Ekim 2009 Pazar

Aşkın Fiziği





Bütün güzel hikâyeler son bir cümle için yazılır. Belki kısa, belki uzun ama bütün hikâye boyunca anlatılan şey ne ise onu bir kez daha anlatan ve hatta hikâyeye noktayı koyan değil, tersine asıl hikâyenin o cümleden sonra başladığını anlatabilen son bir cümle… Anlatılan hikâyenin ardını okur kendisi getirir ve bir tek hikâyeden pek çok hikâyeler doğar. Asıl hikâye de o sınırlı zaman diliminde okunan tek bir hikâye değil, ona muhatap olan kişi adedince ardı getirilen pek çok birbirinden farklı hikâye olur. Böyle bir durumda ‘en asıl hikâye’ hangisidir sorusunun en makul yanıtı da herhâlde ‘Hepsi’ olmalı.

Sonu ‘üç nokta’lı böyle bir son cümlenin öncesinde, o sınırlı zaman diliminde okuduğumuz hikâye de tek bir hikâye değildir. Ama yegânedir. Yegâne olan bir şeyin tek olmaması belki garip ama gerçek bu. Şöyle ki, hiçbir hikâye ona muhatap olandan bağımsız kendi başına bir gerçekliğe sahip değildir ve her hikâye aslında onu okuyan kimsenin okuduğundan anladığı hikâye neyse o hikâyedir. Yegânelik, herkesin anlayacağı şey yüzde yüz aynı olamayacağı gerçeğinden; bu yüzden elimizdeki her hikâyeyi ilk okuyan biziz demek yanlış olmayacaktır. Ve aynı sebepten ötürü de bir tek değil onu okuyan kişi adedince hikâye vardır ortada aslında. Peki, gerçekte hangisi ‘en asıl hikâye’dir? Hepsi.

Böyle, ‘son’u üç noktalı hikâyeler gerçekte son-suzdur da. Okur olarak böylesi, üç noktayla biter-miş gibi yapan bir hikâyeye muhatap olduğumuzda, o üç noktanın ardına yerleştirdiğimiz kendi hikâyemizin sonuna bir son nokta da koyamayız çünkü. Sadece bulanık bir şekilde bir şeyler hissederiz, ucu açık. Tıpkı sonundaki bir okla ‘Sonsuz’u işaret eden bir sayı doğrusu ya da -bizim gerçeklik boyutumuzun nesnelerini kullanarak bir örnek verecek olursam- gökyüzüne doğru uzatılmış bir işaret parmağı gibi. Yazarın ürettiği bir tek hikâye böylece, her bir okurun beyninde farklı farklı yansır ve sonu olmayan bir şekilde asılı kalır zihinlerde. (Paralel evrenler de ‘Büyük Yazar’ın yazdığı Tek bir hikâyeyi her an yeniden okuyuşunda zihninde asılı kalan böylesi hikâyelerden ibaret olabilir mi?) Hikâyenin kendisi de içindeki kahramanlarla beraber tekrar tekrar doğar ve hepsi sanal bir ebediyete ıraksamış olur.

Güzel hikâyelerin uğruna yazıldığı o son cümle neye dair olmalıdır ki hikâye okunduğu sınırlı zaman diliminin ötesine taşabilsin? ‘Aşk’a? Mümkündür hatta uygundur da. Anlatılır ki, Miraç yolculuğunda Hz. Muhammed’e eşlik eden vahiy meleği Cebrail, Allah’a çok yaklaştıkları bir noktaya geldiklerinde ‘Buradan öteye gidemem, kanatlarım yanar’ dediğinde ‘Peki nasıl gidilir buradan öteye?’ diye soran Peygambere ‘Aşk ile…’ cevabını vermiştir. Dolayısıyla, okurların zihinlerinde ‘Son-suz’a ıraksamanın anahtarı Aşk’a dair bir son cümle, hatta aşkı anlatan güzel bir hikâyenin aşka dair son cümlesi olabilir.

Bu güzel hikâyenin son cümlesiyle başlayalım öyleyse: “…”

I

[O an bütün kâinat onu bulabilmem için sözleşmişti]
 

Gönlüm ve zihnim yalnızdı. Sadece o an için değil, her zaman. Gönlümün ve zihnimin yalnızlığını giderdiğimi zannettiğim yanılsamalar yaşamışım sadece. Nihai durağa varıncaya dek bir geminin çeşitli limanlara uğraması misali, geçici molalar. Bazı insanların molaları hayatları boyu sürebiliyor ve gönül ve zihinlerinin yalnızlığını giderebilecek ruh eşlerini asla bulamayabiliyorlar. Bazıları ise zaten yolculuğa dahi başlayamıyor, korktuklarından ya da benlikleri gönüllerinin ve zihinlerinin yalnızlığını hissedemeyecek ölçüde her şeyi kapladığından.

Her bir mola, son durağa varıp geriye doğru bakıldığında vakit kaybı gibi gözükse de aslında belki de son durağa tam zamanında varmasını sağlıyor insanın. Bir mola eksik verilmiş olsa, son durağa varıldığında, varılanın son durak olduğu dahi anlaşılamayacak belki de. Her mola, kişiyi biraz daha tamamlıyor, son durağın ‘son durak’ olduğunu görebilecek gönül ve zihin donanımını sağlıyor.

“Gönlümün ve zihnimin yalnızlığını giderdiğimi zannettiğim yanılsamalar...”, doğrusu ‘zannettiğimi bildiğim’ olacaktı. Zannederken, zannettiğimi bildiğim halde zannetmeye devam etmiştim. Biraz umut, çokça korkudan. Çıplak bir insan gözlerini kapadığında kendisinin çıplak olduğunu bildiği halde değilmiş zannedebilir.

Hayatın bazı küçük anlarının ve o küçük anlarda yapılan küçük hamlelerin çok büyük sonuçları olabiliyor. Bunun, o büyük sonuçları yaşadıktan sonra farkında olsak da çoğu zaman, her anın ve yapılan her hamlenin böyle bir potansiyeli içinde barındırdığını bilmek geleceğe dair umut verici, ama aynı zamanda korkutucu da. Dev kocaman bir duvarın dibinde, duvarın milyonlarca taşından her birini her saniye yerinden çıkardığınız jenga oyunu misali. Bir an geliyor ve duvar başınıza çöküyor. Hangi taş, hangi hamle meçhul. Ama o duvar çökmeden de duvarın çökmesinin iyiliğinize mi yoksa kötülüğünüze mi olduğunu bilemiyorsunuz. Duvar çökebilir, ama belki de ancak böylece duvarın ardındaki, duvar çökmemiş olsaydı asla keşfedemeyeceğiniz çok daha güzel bir yere adımınızı atabileceksinizdir. Benim durumumda olduğu gibi, bir ruh eşi bekliyor olabilir sizi orada. O taşı değil de başka bir taşı çekmiş olmak ya da o taşı o zaman değil de başka bir zaman çekmiş olmak, duvarın gene çökmesi-ya da çökmemesi-, ruh eşini orada bulmak ya da bulamamak, hatta orada o ruh eşinin olabileceğini dahi bilememek ve bilemeyeceğini dahi bilememek, hepsi meçhul. Bu yüzden insan hayatın getirdiği güzel şeyleri karşılarken duyduğu çok büyük sevinçlerin yanında, ya o güzel şeylere rast gelemeseydim diye düşünerek üzüntü de duyabiliyor. Belki de duymalı, çünkü o zaman ancak o güzel şeylerin gerçek kıymetini bilebiliriz. Bir şeyin güzelliği sadece kendisinin güzelliğinden değil, yokluğundaki çirkinlikten aynı zamanda.

Bunları şimdi düşünebiliyorum. Küçük bir anda küçük bir hamle ile rastlamıştım sevgilime ben de, onun sevgilim olacağını bilmeden. İlk görüşte aşk olamazdı, çünkü rastladığım an onu görmemiştim. Sesini dahi duymamıştım. Sadece tek bir kelime, ki o da onun el yazısıyla yazılmış değildi, o kelimeyi herkes yazmış olabilirdi. Ona dair, onun parçası hiçbir şey yoktu onu bulduğum o küçük anda ama duvar çökmüştü ve o karşımdaydı. Ancak şimdi anlıyorum; o an bütün kâinat onu bulabilmem için sözleşmişti…

II

__1 Yıl 2 Ay 12 Gün Sonra__

[ “…Biz iki çılgın sevgiliyiz…” ]



Gözlerin karşımda şimdi. Sıcağın az ötemde. Sen de böyle düşünüyorsun şu an, duyuyorum. ‘Gözleri karşımda, sıcağı az ötemde’ diyorsun içinden. Sessizce, hiçbir kelime dillendirmeden sadece gönül dilimizle sohbet ediyoruz çoktandır zaten. Çoktandır, hem birkaç dakikadır hem de aylardır, kalpten kalbe bir telepati…

Kemancı çocuk soruyor, “Ne çalayım?” diye. Fark eder mi? Seninleyken kâinatın arka planında çalan fon müziğini bastırabilir mi herhangi bir şarkı?

Cam bardağın içinde yanan mumun alevine takılıyor gözlerim. Dans ediyor bir Mevlevi derviş edasıyla, kulaklarımdan hiç eksilmeyen kâinatın fon müziği eşliğinde.

Bir şarkıyı mırıldandığını fark ediyorum dudaklarının, kemancı çocuk çalmaya başlamış demek ki:

“…Aynı bedende can gibiyiz… Cana can veren kan gibiyiz… Yanıp da bitmez köz gibiyiz… Biz ayrılamayız…”

Titriyor mumun alevi, elektriklenmiş gibi. Tıpkı bizim gibi birbirine bakan kadehlerimizdeki şarap dalgalanıyor. O an damarlarımızdaki kan değil, adeta kâinatın öz suyu. Seven gönüller arasında akan duyguların matematiğini hangi denklem ifade edebilir? Kalbin ürettiği ve hissettiği ‘Aşk’ın fiziğini hangi formül anlatabilir?

15 milyar yıl önceye gidiyor zihnim. Her şeyin tek noktada “Bir” olduğu, zamanın sıfır anına. O an da böyle bir anmış demek ki. Her aşk, yeni bir evren doğururmuş sadece sevgililerin olduğu, öğreniyorum yanında.

Eski bir şiir var aklımda, yazdığım anda seni bilmediğim, ama o an senin için yazdığımı ancak şimdi anladığım. Zaman demek ki hep geçmişten geleceğe akmak zorunda değilmiş senin aşkın kalbimdeyken.

[…Yeniden okumak kâinatı…

…Okuma yazmayı yeni sökmüş bir çocuk misali…

…Atomlardan galaksilere her şeyi… yeniden keşfetmek…

…Silmek beyinde depolanan her şeyi ve yeniden yüklemek…

…Sevgilinin sesiyle… kokusuyla… dokunuşuyla… hayaliyle…

…İlerletmek keşif seferlerini sevgilinin ruhunda…

…Öylesine ötelere gitmek ki…

…dönüş yolunu bulamamak…

…tutsak kalmak sevgilinin gönül topraklarında…]

Oysa daha da uzak geçmiş zamanlarda kendimle monologlar yapardım. “Sevdaların en karasına yakalandım! Kuyuların en kör olanına düştüm! Bataklıkların en derinine saplandım! Ben, maşuku meçhul bir aşka tutuldum!” diye bağırarak sessiz çığlıklarımla, ayazlarda sabahlara dek dolanırdım bu şehirde.

Şimdi anlıyorum aşkın fiziğine dair edindiğim yeni bilgilerle, seni bilmeden sana yazdığım şiirlerin, mektupların, aynadaki monologlarımın niçinini. Sana olan sevdam, seni tanımadan önce gönlüme düşmüş de ben seni meçhul sanırmışım meğer. Bütün kâinatın seni tanımam için sözleştiği an sana doğan aşkım, zamanda dalga dalga yayılarak tüm geçmiş benlerin gönlüne düşmüş. Doğduğum anda ağlamamın sebebi, vuslatının hasretiymiş sevgilim.

“…Biz iki çılgın sevgiliyiz…” diye devam ediyorsun şarkıya – ve ben de katılıyorum kemancı çocuğun ısrarıyla.

“…Delicesine sevdalıyız…

…Öyle büyük ki bu Sevgimiz, Biz ayrılamayız…”

En sevgilim! Tüm kâinatın Bir olduğu anda(n) doğmuşsa her şey ve hâlâ senle ben aynı kâinatın içinde ilerliyorsak bu hayat yolculuğunda, hiçbir zaman ayrı değildik ki zaten. Ve ruhlarımız da dâhil olmak üzere, madem bütün bu ezeli ve ebedi gerçekliğin içinde kalacağız tüm zamanlar için; ne geçmişte ayrılmayacağız, ne de gelecekte ayrıldık. “Peki ya ölüm?” diye soruyor gözlerin. O sadece hâl değiştirmek, suyun buhar olması misali. Sevgiler ve aşklar asla ayrılmıyor bu kâinattan.

Bedenlerimizi bizim gerçeklik boyutumuzun fiziğinin esaretinden kurtarabilmemiz ve Aşk’ın fiziğini yaşayabilmemiz, tıpkı Aşk gibi zaman ve mekân ötesi olabilmemiz için, 15 milyar yıllık sevgimizden yayılan sıcaklığın terkisine binmek gerek. Bu sıcaklık, ışıktan da hızlı kuşatıyor kâinatı çünkü… Çılgınca geliyor kulağa değil mi sevgilim? Az önce söylediğin şarkıyı ne çabuk unuttun ama?

...


3 yorum:

  1. Cemil Meriç'in Lamia Hanım'a yazdığı mektupları anımsattı bana... aşk, acı, hasret, vuslat... hepsi bir arada... yoksa aslında hepsi aynı şey mi??

    YanıtlaSil
  2. Aşk BİR olma halidir ki Biz BİRiz. Maşallah...

    YanıtlaSil