12 Ekim 2009 Pazartesi

İlâhi Gözyaşları




Cebrail, “Büyük Kapı”nın ardından gelen ağlayış seslerini işittiğinde örgüsünü kucağına bıraktı. Eskiden olsa, böyle şiddetli ağlamaların sonrasında Kapı huzur veren bir müzikle açılır ve (O) bazen birkaç sayfa, bazense bir kitap uzatırdı Cebrail’e. Elbette kime ileteceği bilgisiyle beraber. Fakat (O) Cebrail’i emekliye ayırdığından beri, böyle bir şeyin artık olmayacağını biliyordu. Gene de bir umutla sandalyesinden ayağa kalktı, belki de (O) fikrini değiştirmiştir diye düşündü. Öyle ya, her gün aşağıdakiler “Büyük Kapı”nın solunda duran posta kutusuna milyonlarca şikâyet ve beddua göndermiyor muydu? Nereye kadar gidecekti bu iş? Sonu nereye varacaktı? Aslında biliyordu cevabı - yan sandalyede, elinde neredeyse pas tutmuş sûruyla uyuklayan İsrafil’e ürpertiyle baktı - ama gene de içinde karşı koyamadığı bir dürtü, “Bir kez daha…” diyordu. (O) bir şans daha verse aşağıdakilere… Kapı açılsa… Sözler’inin son baskısını tutuştursa eline… Sonra da, “Git!” deseydi, “…falanca yerdeki falanca temiz insancığıma oku bunları. O da diğer insancıklarıma okusun.”

— Bakıyorum, hâlen emekliliğe alışamamışsın kardeşim. Kapı’nın önünde nöbettesin. Neden gidip eski öğrencilerine katılmıyorsun? Dışarıda Adn Bahçesi’nde maç yapıyorlar. En son İsa’ların takımı 3–1 öndeydi.

Cebrail, odaya sessizce girmiş olan Azrail’in soğuk sesiyle irkildi. Sırtında taşıdığı, neredeyse Ay büyüklüğündeki cam kürenin içinde o gün aşağıdan topladığı ruhlar yüzüyordu. Yüzlerindeki acı ve endişe dolu ifadeleri görünce Cebrail’in kanatları diken diken oldu. Oysa binlerce sayfa Söz’ü - binlerce yıldır diye geçirdi içinden - aşağıdakiler son nefeslerini güvenle ve tebessüm ederek versinler diye taşımamış mıydı? Son zamanlarda ise Azrail’in cam küresinde böyle bir mutlu ruha hiç rastlayamıyordu.

— (O) ağlıyor… (Bunu sadece Cebrail duyabilirdi)

Cebrail’in bunu demesiyle Azrail’in yüzü asıldı. Sırtındaki cam küreyi yere bıraktı. Kopan gürültü, İsrafil’i uyandırmıştı. Sûrunu kavrayarak: “Ne oluyor, vakit geldi mi?” (Büyük Kapı’nın kapalı olduğunu görünce uyumaya devam etti)

Azrail, kanatlarının arasından bir dal sigara çıkardı, pencereden dışarı uzatıp boşlukta asılı duran yıldızlardan birine bastırarak yaktı - Sirius’a denk gelmişti - , derin bir nefes çekti:

— Ah, nerede o günler! - Cebrail’i işaret ederek - Onun gibi emekli olurdum, ne güzel. Şeytan diyor ki – Tiz bir çınlama sesi eşliğinde esen serin rüzgârla titredi hepsi, Azâzîl’in adlarından biri o odada anıldığında hep böyle olurdu - hasadın hepsini topla, aşağısı Âdem’den öncesi gibi sessiz, sakin olsun. Her gün attıkları bombalar yüzünden topladığım ruhlar yakında şu küreye de sığmayacak. (Bir tekme savurdu cam küreye)

Cebrail, bir kanadını Azrail’in sinirlendiği zamanlarda dev bir kara deliğe dönüşen ağzına götürdü: “Sus!” – Büyük Kapı’yı gözleriyle gösterdi - “Bari bizden böyle şeyler duymasın.”

O anda içeriye sırılsıklam vaziyette ve çamurlu ayaklarıyla, söylene söylene girmişti Mikail. Kanatlarından da buzlar sarkıyordu. Haviye dairesini ısıtan kalorifer kazanına yanaşarak:

— Bıktım artık! Aşağıda her gün yeni bir sürprizle karşılaşıyorum! Bin bir emekle döşediğim buzulların içine etmişler! Ozonu daha geçen yıl yamamıştım, gene delmişler! (Cebrail’e dönerek) Kardeşim, sen bunlara doğru Sözler’i götürdüğünden emin misin?

Cebrail, derin bir iç geçirdi. - Muhammed’le beraber her Ramazan Sözler’in üzerinden geçtikleri dersleri hatırlamıştı - Belki de Mikail ve Azrail haklıydı. Aşağıda temiz bir insancık kalmadığından Kapı açılsa da yeni Sözler’i götürebileceği hiç kimse yoktu. Artık “Büyük Kapı”yı dinlemekten vazgeçip emeklilik günlerini yaşamalıydı. (Bunları düşünürken yerde duran cam küreyi kanatlarıyla okşuyordu)

Minik ellerini kürenin camına yaslamış kendisine doğru bakan bir bebek ruhunu fark etti. Çıkarıp kucağına aldı, boynundan kokladı. Gözlerinin içine bakarak: “Sence beklemekten vazgeçmeli miyim?” İzin alır gibiydi. Bebek, Cebrail’in dediğini sanki anlamış gibi ağlamaya başladı, sesi neredeyse “Büyük Kapı”nın ardından gelen ağlayışları bastıracaktı. “Tamam” dedi Cebrail, “Ağlama”. Kanadından bir tüy koparıp onunla bebeğin ayaklarını gıdıkladı. Gözlerini kısarak kıkırdadı bebek. Cebrail, öptükten sonra onu kürenin içine geri koydu. Sandalyesine doğru uçtu, oturdu. Örgüsünü örmeye devam etti…


11 Ekim 2009 Pazar

İstiklal Caddesi'nde Bir Kara Köpek

Ömrünün son aylarını yaşadığı, aksak yürüyüşünden ve kara tüylerinin arasında bitmiş gri kıllardan belliydi. Bedeniyle orantısız irilikteki karnı neredeyse yere sürtüyordu. Bazı anlar duruyor, havayı koklar gibi burnunu yukarıya kaldırıp soluklanıyordu. Caddenin ortasında, kendisine doğru ilerleyen tramvayın çınlayan sesini duyamayacak ölçüde kaybetmişti işitme gücünü. Ancak son anda, katarakt gözlerine çarpan koyu siluetten -siyah beyaz dünyasında artık sadece bir karaltı yığınından ibaret olabilirdi kırmızı tramvay- ürkerek, ani bir hareketle raylardan yolun kenarına kaçtı. Kasları ve kemikleri daha genç olsa, peşinden havlayarak birkaç adım koşardı belki. Oysa şimdi, köpek beyninde uzak bir anısı canlanmış da onu düşünüyormuş gibi uzun uzun baktı ardından.



Tramvay iyice uzaklaştığında kafasını yolun karşısına çevirdi ve göz göze geldik. Onca insan kalabalığı içinde o zayıf gözleriyle beni seçmesine imkân yoktu aslında, ama bakışlarını benim olduğum yere kilitlemişti. Belki de caddede kendisinin varlığından bir tek benim haberdar olduğumu hissetmişti. Çekingen adımlarla, sağlı sollu akan insan trafiğini yararak yaklaştığını fark ettim. Bana doğru mu geliyordu? Ayaklarımın dibine vardığında gözlerini kapattı, başını yere eğdi; öylece bekliyordu. Bir bebeğin annesinin memesine ağzını yaslamasına benzer bir refleksle, bastonumu yere bıraktım, dizlerimin üstüne zorlanarak da olsa çöktüm, elimi başına koydum, okşamaya başladım. Kafasındaki sert tüyler, ben okşadıkça yumuşuyor gibiydi. En son ne zaman birisi başını okşamıştı? Gövdesindeki ısırık ve yara izlerini gördüm sonra. Kendisinden daha güçlü köpekler mi yapmıştı? Ya da, eğlence arayan yaramaz çocukların attığı taşlar vurmuştu. Sokakların yerlisi miydi acaba? Yoksa bir zamanlar bir evi -ve sahibi- var mıydı? Nefesindeki keskin kokudan uzun zamandır bir şey yemediğini anladım. “Bekle burada” dedim içimden ve birkaç metre ötede tezgâh açmış simitçiden iki simit alıp döndüm. Birini ağzımda tutarken öbürünü elimle doğrayarak tek tek lokmalar halinde uzattım ve yedirdim. İştahla, avucumdaki susam tanelerini de diliyle yalayarak yuttu hepsini. İnce bir hav sesi, teşekkür eder gibi çıkmıştı ağzından.

Kendi simitimi bitirdiğimde, Hatice Hanım'ın haftalık alışverişimizi tamamlayıp geldiğini fark etmemiştim. Yanımda dikilen kara köpeği ayağıyla kovalayıp “hoşşt” demesine şaşırarak baktım. Beynimde uzak bir anı canlandı. Kızım Hülya, orada daha iyi bakım göreceğimi, bir sürü yaşıtımla beraber sıkılmadan çok güzel vakit geçireceğimi söylüyordu. Hatice Hanım'a döndüm; “Müdire Hanım bir şey der mi bu köpekçiği alsak, götürsek? Bahçede bir kulübe yaparım ben, bakarım da. Hem ne olacak ki, yaşlı bir köpekçik, ne kadar zor olabilir ki bakımı?” Hatice Hanım'ın ekşiyen yüzü “Tövbe estağfurullah” der gibiydi, içinden muhtemelen “kendileri yetmedi bir de köpeklerine dadılık yapıcaz” diye de geçirmişti. “Abdullah Bey, ne işi var uyuz itin huzurevinde, hastalıklıdır. Bakın hem yaşlı bu, ölür yakında.” Ayağıyla bir kez daha “hoşşt” diyerek uzaklaştırmıştı hayvanı. “Hadi, gidelim, geç kalıcaz.”

Bastonumu alıp koluma girdi, aksayan adımlarla Hatice Hanım'a eşlik etmeye çalıştım. Az sonra geriye dönüp baktığımda, o gün tanıştığım arkadaşım rayların ilerisinde gözden çoktan kaybolmuştu...

(Bu hikâyem, Haber Ajanda Dergisi'nin Mayıs 2009 sayısında yayınlanmıştır.)